30 Mart 2010 Salı

D.E.Ü. Öğrenci İşleri





     Ben üniversite sınavına 6 kere girdim. Üstelik o zamanlar iki aşamalı bir sınav sistemi vardı. ÖSS ayrı, ÖYS apayrıydı. Bu da 12 kez sınava girdim anlamına geliyor.
     Öyle bir tutku ki bu, üniversiteyi kazandıktan sonra bile girmeye devam ettim. Vazgeçilmez bir sevgi bağıydı benimki...

     Her neyse, Dokuz Eylül'de okurken, yine üniversite sınavı dönemi geldi, başvuru yapacağım, lise diploması lazım ve fakat söz konusu diploma Dokuz Eylül Üniversitesi'nde... Öğrenci işlerinin hiiiç açılmayan dolaplarının birinde yatmakta.
     Gittim kapısında "Öğrenci Giremez" yazan (evet, gerçekten de öyle yazyordu) öğrenci işleri bürosuna, dedim "sınava gireceğim, diplomamın aslı gibidir fotokopisi lazım." Tabii bunu dediğim vatandaş, önündeki gazeteden gözlerini ayırıp da size doğru yöneltme çabasında ancak 2 dakika sonra falan başarılı olabiliyor. Sonra kendinden beklenmeye bir performansla ağır ağır da olsa konuştu. Ne dediği tam anlaşılamasa da "döner sermaye" sözcüklerini seçebildim.

     Üst kattaki döner sermayeye gidip kendi diplomamı almak için para yatırdım. Oradan verilen fişin arkasına adımı, sınıfımı ve hangi belgeyi istediğimi yazdırdılar. İyi onu da yazdık, verdik fişi...
     "Yarın gel, al" dedi öğrenci işlerindeki memur.

     Yarın geldim, baktım öğrenci işlerinin önündeki koridorda bir masa, masanın üstünde fotokopi diplomalar var bir sürü. İyice baktım ama benimki yok. Girdim "girilmez" öğrenci işlerine, dedim ki "benim diploma olacaktı."
     Gazetede spor haberlerini okuyan adam hiç oralı değil. Bir daha... Yok... Çıt yok, bakmıyor. En son bu bilim yuvasında masaya yumruk atarak harekete geçirebildikten sonra, derdimi anlattım. Israrla "masadadır... masadadır" diyor.
     En sonunda masada olmadığına da ikna oldu, "o zaman" dedi "yeniden fotokopi çekicez." Sanki daha önce çekmiş gibi... Ne yapalım çaresiz dedim "çek, bekliyorum."
     "Olmaz" dedi! "Önce döner sermayeye para yatırman lazım"
     "Dün yatırdık ya" dedim. "Ben nereden bileyim dün yatırdığını?" diyor. Bi de kaş havada falan, çok haklıyım havalarında...
     Dedim, "yahu yatırdım, fişin arkasına adımızı soyadımızı silsilemizi yazdırdın... O fişte var işte her şey, çıkar fişi bakalım"
     Ve asrın yanıtıyla karşılaştım, "Ben o fişleri çöpe attım ki"

     Herife bak. Para yatırıyorsun, fişin arkasına bin türlü bilgi yazdırıp sonra çöpe atıp, gelip belgeni istediğinde de aynı işlemi bir daha yaptırıyorlar...  
     Böyle böyle mezun olduk oradan da...


24 Mart 2010 Çarşamba

Otobüs ve Orta Kapı Sorunu

     Otobüslerde yolcu inmek istese dahi, kapının açılmaması vakası sıklıkla karşılaşılan bir durum.
     Bir keresinde, otobüs bir durakta durdu. Fakat adamın biri orta kapıdan inecek olmasına rağmen, orta kapı açılmadı. Haliyle seslendi şoföre; "Kaptan Orta Kapıyı Açar mısın?.."
     Şoför orta kapıyı açtı ama kapı öyle bir hızla açıldı ki, yolcunun ayağı kapının yanındaki direkle, kapı arasına sıkışıp kaldı. İnemiyor tabii, hatta belki canı da yanıyor.
     Bir daha seslendi şoföre; "Kaptan Orta Kapıyı Kapar mısın?.."
     Bu cümleyi pek sık duymayan şoför, olayı da göremediği için bir "ya sabır" çekip, kapıyı kapadı.
     Ve fakat adam otobüsten inemedi ki, çaresiz bir daha seslendi;
     "Kaptan Orta Kapıyı Açar mısın?"



     Şoför o zaman çığırından çıktı tabii. Şoför mahallinde ayağa kalkıp, "Dalga mı geçiyosun birader!" diye hönkürünce, adamcağız açıklamaya çalışıyor ama açıklanası bir olay da değil, "kapı" diyor, "direk" diyor, "ayak" diyor, giderek bik bik etmeye başladı iyice :)
     
     Bir keresinde bir adam Kaptan Orta Kapıyı Kapar mısın? diye seslendi.
     Valla ben değildim.


18 Mart 2010 Perşembe

Hava Saldırısı

          Askerde, sinema çavuşuydum. Film gösterimleri yanında konser, tiyatro vb. etkinlikler de sinema sahnesinde düzenleniyordu. Ayrıca üniversite amfisi olarak da kullanılıyordu.


           10 Kasım töreninde oynanacak, Kurtuluş Savaşı'nı konu alacak bir tiyatro oynanacaktı. Harbiyeli öğrenciler ve profesyonel bazı tiyatro oyuncuları hemen her gün sahnede prova yapıyorlar. 


          Ben de ışık, ses, duman efektleri konusunda görev olacağım oyunda. Benden bomba sesi bulmamı rica ettiler. "Hay hay" dedim. (Çok güzel hay hay derim)
         Bir sabah kalktım, koğuştan çıkıp, manav dükkanı açar gibi sinemayı açtım gene. Kontrol odasına gidip açtım bilgisayarı, altavista.com'a girip, ses arama sayfasına "bomb" yazıp arattım. Çıkan bir sürü ses dosyasını da indirdim. 20-30 tane kısa kısa ses dosyaları. Bir boş anımda dinleyip, işimize yarar olanları, tiyatro oyununda kullanmak üzere saklayacağım.


          Öğlen vakti, salonda bir sunum vardı. O zaman bilgisayarın küçük pc hoparlörlerini devreden çıkarıp, sinema salonunun dev Dolby Surround özellikli ses sistemini devreye sokuyoruz. İnanılmaz bir ses düzeni var salonda. Benden büyük bir dünya hoparlör var. Neyse, sunum için sinemanın ses düzenini açtım, müzikli sunum yapıldı. Bitti. Salon boşaldı.
         Sonra da harbiyeliler geldiler. 500 kişi kadar. Bir subay da sahnede, kürsüde ders anlatıyor. Yani benim hiç işim yok. Ders veren subayın mikrofonunu açıp, sahneye ışık verdikten sonra, ders sonuna kadar boşum.


          Bu arada görev bilinciyle, dedim ki "boş boş oturmayayım, şu indirdiğim bomba seslerini bir dinleyeyim de güzel olanları ayırayım".
          Söz konusu ses dosyalarının bulunduğu klasörü sağ tıklayıp "Winamp İle Yürüt" komutuna tıkladım. Yani tüm dosyaları winamp'e attım. Arka arkaya hepsi çalacak. Tam bunu yaptığım sırada gözüm, monitörümün iki yanında duran minik PC hoparlörlerine kaydı. Hoparlör açık mı diye bakacaktım ama bakamadım.
          Çünkü birden kıyamet kopmaya başladı. Her yerden devasa patlamalar... Kontrol odasının camları titriyor patlamalardan. Daha doğrusu patlama seslerinden. Aşağıda 1. sınıf öğrencileri panik halinde ne yapacaklarını bilemiyorlar, sahnedeki Binbaşı silahını çekmiş... "Hava Saldırısı" sesleri...


          Öğlen yapılan sunumdan sonra sinema ses sistemini devreden çıkarmadığım için, Winamp'e attığım tüm bomba sesleri, koskoca sinema salonunun devasa hoparlörlerinden öyle bir gümlüyordu ki; ben yaktığım askerliğime bile üzülemeyecek kadar paniğe kapılmış halde felç olmuş, bir türlü winampi kapatamıyordum...


          Sonra bir güç geldi. Winamp'i kapattım. Sahnedeki komutanla göz göze geldik. Sinema erlerinden kardeşim Erkan yanıma geldi. "Çavuşum, ben bi koşu gidip sana yeni bi şafak defteri alayım" diye...


          Bir keresinde hava saldırısı paniği yaşattım. 


Uçamayan Kefaller ve Olta Sever Yaban Arıları

           Urla İçmeler'de bir kampa gitmiştik. Etrafta gezinirken gördük ki, denizden bir kanal kıyıya doğru 200-300 metre ilerleyip içerilerde boş bir arazinin ortasında bir gölet oluşturmuş. İçinde küçük su yılanları, su kaplumbağaları, karidesler var. Ve kocaman kefallerden oluşan sürüler.  
           Yaman bir avcı olan ben elbette bu kefalleri avlamadan duramazdım. At olta - çek olta derken baktım müspet sonuç yok. Zaten "çıt" çıkarsan kaçıyor sürü. Ne yapmalı ne yapmalı derken bir kıbrıs oltanın işe yarayacağını düşündüm. Fakat orası da mahrumiyet yeri gibi. Mecburen bindim hırsıma, İzmir'e kadar gidip kıbrıs olta aldım geri döndüm...
          
           Son derece kararlıyım... O balıklar tutulacak arkadaş!



           İzmir'den "donanımlı" olarak döndüğümde hava kararmak üzereydi. Yine de bugünün işini yarına bırakmamaya kararlı olan ben, aldığım kıbrısı, sırıklı oltamın ucuna takıp göletin yolunu tuttum.
           Fakat hava iyice karardı. Bu tuhaf yerde karanlıkta bekleme şansım yok. Dedim ki kendi kendime, "ben bu oltayı buraya atıp bırakayım. Sabah, şafakla bir gelir salkım salkım kefallerimi toplarım."


           Karanlıkta çevreyi göremesem de uygun olduğunu düşündüğüm bir yere savurdum oltayı, tam o anda da içime bir kurt düştü. Ya biri oltayı bulur da çalarsa. Oltam kıymetliydi... Ne yapsam ne yapsam derken, üstünü çalı çırpıyla örtmeye karar verdim.
           Etraftan bi sürü ot, dal, çöp topladım, yere bıraktığım oltamın üstüne yığdım. Sonra da hızla kaldığım yere doğru yol aldım.


           Sabah, güneş doğarken kalkıp hemen giyindim ve fırladım. Kefallerim beni bekliyor olmalıydılar. Neyse, söz konusu araziye girip, gölete doğru yol almaya başladım ki; iki tane yaban arısı dikildi burnumun dibine. Öyle havada sabit duruyorlar, çekilmiyorlar da.
           "Alla allaa" diye sinirle yanlarından geçip oltamı kaplayan çalı çırpıya doğru gideyim dedim, hemen bir manevrayla tekrar önüme geçtiler, bu kez daha da yakında duruyorlar...
           Derken 2-3 tane daha geldi. Önümde set oluşturuyor eşşekler... Aşıp geçemiyorum da, hemen önüme geçiyorlar. Giderek daha tehditkar olmaya başladılar. Hayır, balık avlayacağım, durup dururken sokulmak istemiyorum.


           Tam o sırada bir de baktım ki; benim dün gece alel acele yolup yolup oltamı gizlemek için kullandığım çalı çırpının arasında bir arı kovanı... Etrafı arı dolu ve beni oraya sokmayarak, oltamı sahiplenmeye kararlılar.


           Gece beni sarmalarından nasıl kurtuldum bilemiyorum; ama sonuç olarak şu anda oltamı vermiyorlar bana. Ama oltamı almak zorundayım. Üstelik ucunda kim bilir kaç kefal beni beklemekte...
          Hemen odama koştum. Pantolonumu, kapşonlu svet şörtümü (evet şörtüm var benim) giydim. Kapşonu takıp iplerini iyice sıktım. Bu komik kılıkta insanların içinden geçmek istemediğim için bu kapşon sıkma, pantolon bileklerini çorap içine sokma ve ellerini, eşofmanın kollarına saklama işlemlerini, olay yerine yaklaşınca yaptım tabi.


          Sonra bir cesaret, "FREEDOOOOOMM!" diye haykırarak, daldım arıların arasına. Can havliyle, bir biçer döver gibi oltamın üzerindeki çalıları sağa sola saçmaya başladım. Arılar da kenara uçan yuvalarının peşinden gitti herhalde. Zaten komik zırhım yüzünden sokabilecekleri çok az yerim vardı.


          Kısa sürede kan ter içinde, oltama ulaştım. Etrafın "arısızlaştırılmış" olduğuna emin olur olmaz, hemen oltamı kaptım sarmaya başladım.
          Ve korkunç gerçekle o an yüzleştim. Oltam suya hiç değmemişti... Öyle suyun içinden uzanan sazların üstüne takılmış havada sallanan bir ekmek içinde çok iğneli kıbrıs olta... Eğer ki bir kefal bana acıyıp, su seviyesinden bir metre kadar yukarı zıplamayı da başarır, açık havada gece ayazıyla kupkuru olmuş ekmek topağını da açmayı başarırsa, iğneye kendini denk getirebilirdi aslında ama... Olmamış...
          Eh balık avcılığı biraz kısmet işi... 


          Bir keresinde uçan kefal avlamak için arılarla savaştım...


           bikeresindeblog@gmail.com

GAÇIIIN GAÇIIN! Havayi Fişekler batlıyo!

          Yanılmıyorsam 30 Ağustos'tu. Kardeşimin üniversiteden arkadaşları gelmişti İzmir'e. Gezerkene Alsancak'a gittik. Zafer Bayramı nedeniyle Cumhuriyet Meydanı'nda da kutlamalar, etkinlikler vardı. Dedik "ne güzel kalalım burada seyreyleyelim."
          Derken Emre'nin arkadaşlarından biri bir midyeci gördü. Tutturdu "illana midye alalım. Midye yiycem ben." Gittik midyecinin tezganının başına hemen deniz kıyısında, kalabalığın kenarında bir yerdeyiz. Neyse, aldık midyeleri, parasını verdim ama bozuk yok. Çocuk da para üstünü veremedi. Dedi "abi ben şunu bozdurup geleyim.
          "Hayır, bozdurma" denmez tabii. Dedik "bozdur". Bıraktı tezgahı gitti. Grup da ufaktan başladı midye ayıklama işine. Ben zaten midye sevmem, paramın üstünü bekleme faslına geçtim.
           Birden bir bağırışlar oldu. Orada, çalışanlardan biri gibi görünen bi adam, "GAÇIIIN GAÇIIN! Havayi Fişekler batlıyo!" diye bağırıp herkesi kovalıyo. Hemen yanı başımızda.
           Herkes kaçtı. Biz ikimiz kaldık. Ben ve midye tezgahı. Derken "FİYUUUUU!" diye bir cıyırtı ile ilk fişek fırladı. O, uzaktan mutlu mutlu izlenen havai fişekler, yakında baya savaş ortamı yaratırmış meğer. Anam, daha ilki kalkmadan arka arkaya nasıl fırlıyorlar. Ortalık ateş hattı gibi. Hayır kaçıcam ama beklediğim para da az bi para değil. Öyle "iyi ya kalsın" denilecek bi durum yok.
           Şu noktada hatırlatmak isterim ki; bizim havai fişek gösterilerinde o fişeklerin yarısı daha yükselemeden sönüp gider, çoğu bozuktur bilirsiniz. Hah! İşte bunda da böyleymiş. Arada bi yükselmeye başlar başlamaz sönüp kaybolur ya o havai fişekler, işte aslında kaybolmuyormuş :) Baya öyle yana yana yere düşüyor.


          Tabi fişeğin "yere mi düşücem, nereye düşücem" diye bi kaygısı yok. Yer çekimiyle el ele salıyor kendini. "Altımda kaldırım mı var, deniz mi var, Ozan mı var" diyen yok. O havai fişekleri uçurmakla yükümlü, tuhaf meslek sahibi adam "GAÇ! GAÇ!" gibi bişeyler diyordu ama ben gürültü ve ışık nedeniyle düştüğüm yarı salaklıktan kurtulabilmiş değildim.


           Derken kafamda bişey oldu. arızalı bir havai fişek, yarı yolda şenlenmekten vazgeçerek hiç rızalı olmayan bendenizin kafasına koyverdi kendini...
             Bir keresinde kafama havai fişek düştü... 


Bir keresinde biraz vuruldum

          Serin denilebilecek bir öğleden sonra, Urla'da, tarlalar arasında bulunan evin bahçesine çıkıp, badem ağaçlarının gölgesinde kahvemi içmek, etrafta koşuşturan (ve daha sonra bana saldıracak olan) köpeğimi izlemek, doğanın tadını çıkarmak üzere bir sandalye çekip oturdum.
          Derken az sonra bir silah sesi duyuldu. Bir an anlam veremesem de az sonra anladım, bu ıssız yerde tüfekle kuş avlamak gayet mümkündü. Bahçeyi çevreleyen asma nedeniyle dışarıyı göremesem de "yakınlarda birileri kuş avlıyor herhalde" diye düşündüm...
          Kısa bir süre sonra bir daha silah patladı. Bu kez daha yakından... Ya sabır diyerek koca bir yudum daha aldım kahveden. Ne sessizliğin güzelliği kaldı ne de otların arasındaki böcek sesleri. Daha yakınmaya fırsat bulamadım ki; bir kez daha "GÜMM"..
          Fakat bu kez daha da yakından geldi ses ve silahın patlamasından 3-5 saniye sonra etrafta, kurumuş otların içinde "pıtır pıtır" bişeyler oldu.
          "A--aa, bu ne ola ki?" diyemeden "GÜMM" diye bir kez daha patladı tüfek bu kez de "pıtır" sesler gelecek mi derken, kısa zamanda cevabı aldım. Pıtırlar gelmeye başladı, ama aynı anda kafama ve omzuma da pıtır sesi yapan şeyler düşmeye başladı.

          Az önce patlayan tüfeğin saçmalarıydı tabii bunlar. Bi şekilde, dolaylı da olsa vurulmuş sayılırdım artık. Saçmalar bana isabet etmişti. İvmesini kaybetmeden önce ya da sonra... Bu konuda polemiğe girmek istemiyorum.
          Bir "gazi" vakarıyla kalktım ve eve girdim... Dedim "ben vuruldum"...


          Bir keresinde biraz vuruldum...