18 Mart 2010 Perşembe

Uçamayan Kefaller ve Olta Sever Yaban Arıları

           Urla İçmeler'de bir kampa gitmiştik. Etrafta gezinirken gördük ki, denizden bir kanal kıyıya doğru 200-300 metre ilerleyip içerilerde boş bir arazinin ortasında bir gölet oluşturmuş. İçinde küçük su yılanları, su kaplumbağaları, karidesler var. Ve kocaman kefallerden oluşan sürüler.  
           Yaman bir avcı olan ben elbette bu kefalleri avlamadan duramazdım. At olta - çek olta derken baktım müspet sonuç yok. Zaten "çıt" çıkarsan kaçıyor sürü. Ne yapmalı ne yapmalı derken bir kıbrıs oltanın işe yarayacağını düşündüm. Fakat orası da mahrumiyet yeri gibi. Mecburen bindim hırsıma, İzmir'e kadar gidip kıbrıs olta aldım geri döndüm...
          
           Son derece kararlıyım... O balıklar tutulacak arkadaş!



           İzmir'den "donanımlı" olarak döndüğümde hava kararmak üzereydi. Yine de bugünün işini yarına bırakmamaya kararlı olan ben, aldığım kıbrısı, sırıklı oltamın ucuna takıp göletin yolunu tuttum.
           Fakat hava iyice karardı. Bu tuhaf yerde karanlıkta bekleme şansım yok. Dedim ki kendi kendime, "ben bu oltayı buraya atıp bırakayım. Sabah, şafakla bir gelir salkım salkım kefallerimi toplarım."


           Karanlıkta çevreyi göremesem de uygun olduğunu düşündüğüm bir yere savurdum oltayı, tam o anda da içime bir kurt düştü. Ya biri oltayı bulur da çalarsa. Oltam kıymetliydi... Ne yapsam ne yapsam derken, üstünü çalı çırpıyla örtmeye karar verdim.
           Etraftan bi sürü ot, dal, çöp topladım, yere bıraktığım oltamın üstüne yığdım. Sonra da hızla kaldığım yere doğru yol aldım.


           Sabah, güneş doğarken kalkıp hemen giyindim ve fırladım. Kefallerim beni bekliyor olmalıydılar. Neyse, söz konusu araziye girip, gölete doğru yol almaya başladım ki; iki tane yaban arısı dikildi burnumun dibine. Öyle havada sabit duruyorlar, çekilmiyorlar da.
           "Alla allaa" diye sinirle yanlarından geçip oltamı kaplayan çalı çırpıya doğru gideyim dedim, hemen bir manevrayla tekrar önüme geçtiler, bu kez daha da yakında duruyorlar...
           Derken 2-3 tane daha geldi. Önümde set oluşturuyor eşşekler... Aşıp geçemiyorum da, hemen önüme geçiyorlar. Giderek daha tehditkar olmaya başladılar. Hayır, balık avlayacağım, durup dururken sokulmak istemiyorum.


           Tam o sırada bir de baktım ki; benim dün gece alel acele yolup yolup oltamı gizlemek için kullandığım çalı çırpının arasında bir arı kovanı... Etrafı arı dolu ve beni oraya sokmayarak, oltamı sahiplenmeye kararlılar.


           Gece beni sarmalarından nasıl kurtuldum bilemiyorum; ama sonuç olarak şu anda oltamı vermiyorlar bana. Ama oltamı almak zorundayım. Üstelik ucunda kim bilir kaç kefal beni beklemekte...
          Hemen odama koştum. Pantolonumu, kapşonlu svet şörtümü (evet şörtüm var benim) giydim. Kapşonu takıp iplerini iyice sıktım. Bu komik kılıkta insanların içinden geçmek istemediğim için bu kapşon sıkma, pantolon bileklerini çorap içine sokma ve ellerini, eşofmanın kollarına saklama işlemlerini, olay yerine yaklaşınca yaptım tabi.


          Sonra bir cesaret, "FREEDOOOOOMM!" diye haykırarak, daldım arıların arasına. Can havliyle, bir biçer döver gibi oltamın üzerindeki çalıları sağa sola saçmaya başladım. Arılar da kenara uçan yuvalarının peşinden gitti herhalde. Zaten komik zırhım yüzünden sokabilecekleri çok az yerim vardı.


          Kısa sürede kan ter içinde, oltama ulaştım. Etrafın "arısızlaştırılmış" olduğuna emin olur olmaz, hemen oltamı kaptım sarmaya başladım.
          Ve korkunç gerçekle o an yüzleştim. Oltam suya hiç değmemişti... Öyle suyun içinden uzanan sazların üstüne takılmış havada sallanan bir ekmek içinde çok iğneli kıbrıs olta... Eğer ki bir kefal bana acıyıp, su seviyesinden bir metre kadar yukarı zıplamayı da başarır, açık havada gece ayazıyla kupkuru olmuş ekmek topağını da açmayı başarırsa, iğneye kendini denk getirebilirdi aslında ama... Olmamış...
          Eh balık avcılığı biraz kısmet işi... 


          Bir keresinde uçan kefal avlamak için arılarla savaştım...


           bikeresindeblog@gmail.com